Hariçten Gazel
40 yıl sonra Malkara’ya dönüş
7 Şubat 2015 Cumartesi 20:21:28
Bu Yazı 2121 defa okundu.

Çocukken annem beni öteberi almaya yollardı. Arkamdan çabuk geleyim diye binbir tembihle. Daha çarşının başında marangoz Muharrem agaya takılır kalırdım. Saçları, gözlükleri, bıyıkları kar yağmış gibi hep talaş içinde olurdu. Adam çam, kayın kokardı. Pulanyasına yatırdığı ağaçları bağırta bağırta doğrarken seyredilmekten hiç hoşlanmadığı için yonga parçaları atarak beni oradan kovalardı. Bu sefer demirci Demir aganın önüne dikilirdim. Meşinden önlükleri içinde aslan gibi iki oğluyla hiç konuşmadan çalışırlardı. Baba oğullarına örse çekiçle vurarak bir çeşit mors alfabesiyle komutlar verirdi. Biri körük başında öbürü örs başında. Akkor demiri ritmik darbelerle istedikleri şekle soktuktan sonra ‘cos’ diye suya atarlardı. O zaman dükkânda buhardan bir bulut hasıl olurdu. İlla ki bu sahneyi hiç kaçırmazdım. 

Oradan bakkala giderken, yaz-kış avuç sokaklarda dolaşanAtiye ablaya rastlardım. Gençliğinde düğünlerde “dare” çalar, “bir ricalim var” diyerek mani söylermiş.  Dare, zilli bir çeşit büyük def yani. Artık eli yüzü çarpılmış. Tatlı tatlı küfür ettiği için esnaf onu idare ediyordu. “Senin ananı ben evlendirdim” diye beni kızdırırdı.

Burnumu cama dayayıp baktığım kahve içlerinde gazete ellerinde sanki çok düşündürücü bir satıra denk gelmiş gibi dakikalarca bir belirsizliğe dalıp giden adamlar görürdüm.  Şadırvanın orada Niyazi agaya yakalanırsam eğer nasihatın bini bir para. Geçkin yaşına ve evli olmasına rağmen çocuksuzdu. İşgüzar, kasabanın bütün çocuklarını kendi çocuğu sanırdı. Tıpkı Ayşecik, Ömercik gibi şımartırdı bizi. Çok da evhamlıydı, “atlama, in aşağı, çıkar onu ağzından, orada durma” gibisinden direktifler yağdırırdı ve o ne derse tersini yapardım.

Ama beni çarşıda asıl oyalayan Yıldırım Otobüsleri yazıhanesiydi. “Dayımın dükkânın önünden İstanbul'a otobüs kalkardı.” Şiir dizesi gibi! Her gün gitmekle gelmek arasındaydık. Uğurlayanlar, karşılayanlar simit, kestane, gündöndü, gazoz satan çocuklar. Hareket saati yaklaşınca gerilim artardı. Korno sesleri, ıslıklar yükselir hatta zincirler şangırdar, kırbaçlar şaklardı. Homurdanan otobüs önünde ağlaşan koklaşan insanları seyre dalar, ayaküstü herbiri için bir roman yazardım.  

“Ali Babanın Ahmet”in dükkâna dışarıdan bakınca bakkal olduğu anlaşılmazdı. Çekinirdim ondan. Bir gözüne gri bir perde inmişti. Daima tozlu camları ta Osmanlı zamanından kalmaydı. Kendisi de sattıkları da insanlığın sanki binlerce yıl önceki örnekleriydi. Ah! aklım erseydi de mallarının envanterini tutsaydım.  Tütün, sigara kağıdı, iskambil, tavla zarı, kına, güvercile, kurt-tilki-fare kapanı, köpekler için kurt tasması, fare zehiri, kaşağı, biz, çuvaldız, terzi tebeşiri, ustura, jilet, bal mumu, gül yağı, kaşar yağı, çakmak taşı, matara, sefer tası, yüksük, kaput (prezervatif), kinin, gripin-opon, sülük, fay, tuz ruhu, urgan, hasır, kayış, kevgir, keten, dibek, havan, kaya tuzu, çivit, sönmemiş kireç, keçiboynuzu, iğde, leblebi tozu, lüx, lüx lambası, lüx iğnesi, lüx fitili, D.D.T, kahve değirmeni, oklava, yastağaç, ekmek mayası, malt, ispirto, sacayağı, çengel, çıkrık, maşa, mangal kömürü, çıra, sinek kağıdı, sinek sarayı, nışadır, kalay, katran, batarya, salmastra, üstübü, takunya, hamamotu (tüy dökücü), vesaire. ancak bunlar kalmış şimdi aklımda. Bu dükkânda “davul tozu, minare gölgesi de varmış" derlerdi de inanırdım.

Yani çocukluğumdan itibaren “benzersiz insanlara” karşı bir zaafım var. Bilhassa salon ve sokak insanlarına. Toplumun her katmanından seçtiğim “majör veya minör” kişileri  emsal olsun, ders çıkarılsın, zihin açsın, ortaya çıksın, kısık sesi duyulsun diye yazmaya başladım. Kekemelere tercüman oldum. Çok sonra bunların kendi ortak paydalarında istiflenerek bir sosyal tablo meydana getirdiklerini fark ettim: Hepsi bir şekilde devlete toslamış ve kan revan içinde ortalığa saçılmıştı.

Rahmetli Serol Teber, yeni çıkan “Tutunamayanların Politik Psikoloji” adlı kitabını;  “tutunamayanlara, tehlikeli oyunlarla oynayanlara, korkuyu bekleyenlere, dilenmeyi beceremeyenlere, Beyaz Manto’larıyla bir daha çıkmamacasına denize doğru yürüyüp gidenlere ve (benim gibi) pek çok şeyi yanlış yaptıkları halde intihar etmeye bile cesaret edemeyenlere, iç-tüzük talimatnamelerine uygun tutunmaca oyunlarıyla yaşamaya müstahak olanlara” ithaf etmiş. Sanki benim kahramanlarımı tarif ediyor ve onlara ithaf ediyormuş gibi.

Gazeteciyken hiç sipariş üzerine veya direktifle bir iş yapmadım. O zaman beni hınçla en az okunan ve en az yer verilen sayfalara sürdüler veya işten attılar. O yüzden boşta gezmişliğim fiilen çalıştığımdan fazladır. Böylece her iki halde de yazacak konu seçerken özgür kaldım. Boşta gezerken de yazı başına ücret karşılığı yazmayı sürdürdüm. Buna da mecburdum. Çünkü elimden başka bir iş gelmiyordu.

Bir zamanlar hayran olunan sanatçıların, sporcuların, siyasetçilerin “öteki hayatı”, ayın karanlık yüzü yani öyle uyutulmuş, unutulmuş, unutturulmuş ayrıntılarla dolu ki, bunlar o dönemin ruhunu anlamak için bazen çok isabetli göstergeler olabiliyor. Hele kendi hayatımla bunlar arasında bir örtüşme yakalarsam eğer, o kişiyle aramda romantik hatta bazen fatal bir yakınlaşma oluyor. Sonra bir süre onunla yatıp kalkıyorum.

Defalarca kendime bir arşiv yapmaya çalıştım. Hepsi hüsranla sonuçlandı. İstanbul sahafları bunu bilir. Kira evlerinde dolaşan adamın kütüphanesi olmaz. Ama hangi bilginin hangi kaynakta olduğunu öğrenince elimin altında bir arşive ihtiyacım kalmadı. Kimi üstadların evlerine gidince gördüğüm manzaraya nazır pencere önünde bir çalışma masam hiç olmadı. Telefon sağında bilgisayar solunda, masa lambası, buram buram tüten bir fincan kahve, vazoda mânâlı bir çiçek, köşede şekerleme için sallanan bir koltuk ve duvardan duvara bir kütüphanem olsun çok isterdim.    

Bende bir Sivil Ansiklopedi fikri Reşat Ekrem Koçu’dan ve Ece Ayhan’dan doğdu. Britanica gibi Larousse gibi ansiklopedi klasiklerinde “neden Özcan Tekgül yok” mesela?  80’li yıllarda Ankara’da Ece, Koçu’nun akıllara zarar İstanbul Ansiklopedisi’ni diline dolamıştı, onun için “sivil ansiklopedi” dediği zaman aklımdan hemen buna eklenmek geçmişti.

Cumhuriyetten sonra arkada bıraktığımızı sandığımız Osmanlı yaşayışının tutkulu kalemi Koçu, hocası Ahmet Refik ile 1933 “Darülfünun Reformu” sırasında üniversiteden atılmıştı. Şimdi beş parasız, kimsesiz, ilgisiz, üstelik eşcinseldi. 1950’ye kadar gizlendi, bundan sonra aykırı cinsel tercihlerini bediî bir lisanla alenen yazmaya başlayınca rahatladı.

Her gün bir kütüphaneye kapanır, nerede ellenmemiş bir kaynak bulursa bunların içinden en marjinal “vak’a”ları cımbızlar, kendi imbiğinden süzüp yayınlardı. Analitik bir bütünlükten yoksun olduğu için “akademisyenler” arasında hiç itibarı yoktu. 1958’de “rasgele açıp okunacak” bir İstanbul Ansiklopedisi’ne kalkışmış, 11 ciltte ancak G harfine kadar gelebilmişti. Ama parası yetmeyince hayalini tamama erdiremedi.

Ece Ayhan ağzını sağa çarpıtan gevrek gülüşüyle bazen bunun için “Güzel Oğlanlar Ansiklopedisi” de derdi. Resmi ansiklopedilerde arayıp da bulamadığınız ne varsa İstanbul Ansiklopedisi’nde bulabilirsiniz. İbneler, orospular, dilber dudaklı tüysüz delikanlılar, taze yiğitler, saçları telli turna misali körpe civanlar, şalvarındaki yırtıktan eti görünen cilveli Yeniçeriler, harem ağaları, dansözler, sihirbazlar, hokkabazlar, canbazlar, kumarbazlar, kumarhaneler, torbacılar, kayıkçılar, meyhaneler, meyhaneciler, umumhaneler, mamalar, hamamlar, hamam oğlanları, tellaklar, natırlar, büyücüler, tılsımcılar, dilenciler, kabadayılar, tulumbacılar, yankesiciler, kulamparalar, çöpçatanlar, zührevi hastalıklar, esrarkeşler, çıraklar, bayramlarda rozet takan çocuklar, evden kaçan çocuklar, yavru kurtlar, öksüz çocuklar, anna-baba kurbanı çocuklar,  asi çocuklar, beatnikler, köprü-altı çocukları, küfeci çocuklar, tombalacılar, akrobat çocuklar gibi bir dizi tuhaf olay ve kişiler, Koçu’nun şiddet içeren erotik üslubuyla âdeta önünüzde resmigeçit yaparlar. 

Sivil düşünce - sivil hayat ancak demokrasi bahçesinde can bulabilir. O da “bu memleketin sahipleri”nin izin verdiği ölçüde. Eğer isterlerse “komünizmi bile” ancak onlar getirebilir. Türkiye’de görünmeyen, görünlünce de söylenmeyen bir “son karar” merkezi olduğu günümüzde artık ayyuka çıktı. Bu merkeze hizmet edenler arasında “aydınlar” evelallah başı çekiyor; ya inandıkları ya korktukları için veya mefaatleri icabı. Kapıkulları işte bunlar. Türkler bundan 1000 yıl önce yalın ayak başı kabak “bir kös bir davul” peşinde koşarlarken icadettiler bu modeli. Önceleri kulduk, Cumhuriyette askerden saydılar bizi. Akın akın bir insan güruhu ne zaman “toplum olmaya” doğru bir adım atsa,  karşısına devletin bütün mekanizmalarıyla işte hep bu elit çıktı: Hop, “bu memleket sahipsiz değildir”, siz orada durun bakalım!

1920’lerin başından 1930’ların sonuna kadar geçen 20 yıl içinde peyda olan “Cumhuriyetin İlk Çocukları”ndan bazılarına benim Uzun İnce Yolcular’da ve Hatırda Kalmaz Satırda Kalır’da rastlayabilirsiniz. Kendine “bu toplumu kurtarma” misyonu atfeden bu Kuşak (bu Kapıkulları), 1960’tan sonraki siyasi yaşama damgasını vurdu. Tek Parti Döneminin, Çok Partili Döneme geçiş sürecinin, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin mimarları işte bu Kapıkullarıydı. Onlar için bu misyon eskiden Allahın emriydi, şimdiyse Milli bir görev. Kapıkullarının çok önemsediği konulardan biri de aralarına “komünistlerin” sızmasını engellemekti. Bunun önünü kesmek için “üniversiteleri” savaş alanı haline getirdiler. 1963’te halk desteği alan Türkiye İşçi Partisi’ni, Mehmet Ali Aybar’ı tasfiye ederek ele geçirdiler. Hatta radikal solu da “Milli Demokratik Devrim”, “Ordu Millet El Ele” diyerek istedikleri yönde birbiriyle vuruşturdular. Ama yine de bunların “Halklara Özgürlük” diye bağırmasına engel olamadılar. Bu misyon onlar için kişiliklerinin hatta doğalarının bir parçası olmuştu. Sanki Kapıkulluğu DNA’larına nüfuz etmişti. “Onlar” canla-başla “devletin bekası ve milli birlik-beraberlik” uğruna “hizmet yarışı” yaparlarken  memleketi ceheneme çevirdiklerinin farkında bile değillerdi.  

Atatürk’ün gözden düşürüldüğü yıllarda aleyhimde “Atatürk’e hakaretten” soruşturulma başlatılması çok ironikti. “İçki sofrasında Atatürk ve müzik” başlıklı yazıyı Atatürk’ün silah arkadaşlarının hatıratlardan derlemiştim. Yani “resmi” hatıratlardan. Bunlar okura sunulmadan evvel sansürden – otosansürden geçmiş “temiz” kaynaklardı. Buna rağmen ya bir işgüzarın ihbarı veya acemi bir savcı yüzünden dava konusu oldu.

“Necip Fazıl Kısakürek ve kadın” başlıklı yazım, ilk defa YKY yayınlarından kitap tanıtım dergisi “Akşamlık”ta çıkmıştı. Kimilerinin “aziz” mertebesine çıkardığı, hatta “dokunulmaz” ilan ettiği Necip Fazıl, “Babıâli” adlı hatıratında alenen “kadın düşmanlığı” yapıyordu.  Benim yaptığım onun bu homofobinin altını çizmekten başka bir şey değildi. O zaman YKY yöneticilerinden (ve romancı) Selçuk Altun, “Necip Fazıl hayranı banka müşterilerinin” tepkilerinden çekinerek ve belki de haklı olarak biraz endişeye kapılmıştı.

Kapukullarının yazdığı tarih bugüne kadar bize otorite karşısında kör bir itaat ve hemen yanı sıra “ötekilere” karşı kör bir nefret ve düşmanlık öğretti. Öyle böyle itaat ve boyun eğmelerden “orgazm düzeyinde” haz alır bir hale getirdiler bizi. Giderek celladımıza âşık olduk. Bizim psikolojimiz bozuk! Onarılması imkansız büyük travmalar yaşamışız ve yaşıyoruz. O yüzden portrelerim arasında Ermeni soykırım kurbanlarının yanı sıra tehcirde ve kırımda çeşitli roller üstlenmiş askerler, siyasetçiler de var. Yüzleşmek için, buna cesaret edemeyenleri teşvik, inkârcıları ise teşhir ve tahkir için böyle yaptım.  Yüzleşilmemiş bir geçmiş, ruhumuz ve kimliğimizde bir apse gibidir. Yüzleşmek bir bıcak gibi acıtır, kanatır ama iyileşmek için başka bir yol yoktur.

Portrelerimden biri olan Ahmet Rıfat Çalıka, Kayseri’deki sorumluluk bölgesinden önüne kattığı Ermenileri, tekinin burnu kanamadan sağ-salim Halep’e kadar nasıl götürdüğüyle övünüyor. Bir başkası Sığı Usta ise, ailesini ölümden kurtarmak için 40 yaşında sünnet oluyor. Tehcirde görev yapmış subaylardan Yenibahçeli Şükrü, Muhittin Birgen ile Sami Sabit Karaman, “Ermeni milliyetçilerinin Türklere uyguladığı mezalimi” anlatıyorlar.  Bunların içinden Balıkhane Nazırı Karakin Deveciyan’ı ise, yer yarılmış kıyamet koparken, kırık bir vazoyu restore etmeye çalışan antikacıya benzetiyorum. O balıkçılar arasında bir dünya klasiği olan kitabını yazarken, Anadolu kan çanağı gibiydi. Cemaatı paralanırken onun takındığı ilgisiz tavır, acaba Katolikliğinden mi kaynaklanıyordu? Ama eğer o olup bitene kulağını tıkayıp kitabına yoğunlaşmasaydı, bugün biz İmparatorluk sularında yüzen envaı çeşit balığı hiçbir zaman tanımayacaktık.   

Hasan Amça meğer bir Çerkez milliyetçisiymiş. İttihatçılaktan İhtilafçılığa, oradan anti-Kemalistliğe seyereden bir siyasi macerası var. Tehcirde Derzor’da görev yapmış ve sorumlu olduğu esir kampında, diğerlerine nazaran daha az can kaybı olmuş. Çünkü onlara çalışma imkanı sağlamış. Bu sayede fakirler açlıktan ve hastalıktan kurtulmuş. Cenazesine Ermeni Patriğinin gelişi de bunun  palavra olmadığını kanıtlıyor. Hasan Amça’nın broşür ebatlarında topu topu üç kitabı var. Vaktiyle bunları okurken çok sevmiştim ve o zaman onu “Amcam” sanıyordum, öyle tanıyordum. Çok sonra Çerkezlerin Ibıh soyundan Amç’a boyundan olduğunu öğrendim. Geçenlerde rahmetli olan edebiyat düşkünü, “Kadıköy yazarı” Dr. Müfid Ekdal, Hasan Amça hakkında küçük bir kitap çıkardı. Onda resimleri de var. Onun Ermenilere yardım edişinin (ki bu bir insanlık ve cesaret gösterisidir) arkasında galiba biraz “düşmanımın düşmanı dostumdur” nefreti de var.

Annemi yıllardır çok ihmal etmiştim. Kasabada tek başına meğer 90 yaşına gelmiş. Eksiğini gediğini tamamlamak üzere 2012’de yanına gittim. Malkara’dan 1970 yılında çıkmıştım. 40 küsur yıl sonra işte yine kasabalıydım. Çocukluğumda biri üç katlı bir ev yapmıştı da bize o zaman bu bina “gökdelen” kadar yüksek gözükmüştü. O kadar aydınlıktı kasaba. Sokağa çıkıca insanın ışıktan gözleri kamaşırdı. Bir yol ağzında durup manzaraya bakınca Ganos dağları gözükürdü. Halbuki şimdi, çimentosundan demirinden çalınmış, plansız, ruhsatsız, zevksiz 6-7 katlı çok çirkin apartmanlar basmıştı kasabayı. Nasıl gaddarca nasıl haince ve acımasız bir yağma anlatamam! Eee ne de olsa “ganimet kültürü”nün mahdumları bunlar. Zaten yüzde 90’ı muhacir. Buraya dair hiçbir aidiyetleri yok.

Çocukluk arkadaşlarımı tanıyamadım, göbekli, kerli-ferli koca koca adam  olmuşlar. Çoğu torun sahibi. Kimi zenginlemiş, Ticaret Odası’nda, Malkaraspor’da, Belediye Encümeninde filan yönetici olmuş. Ama çoğu fakir kalmış. Bazılarının evlatları erken ölümlerde gitmiş, kimi sakat doğmuş ya da obez olmuş. Kime “nasılsın” diye sorsam ağlamaya başlıyordu. Ama zengin-fakir hemen herkes pahalı-ucuz bir araba edinmiş. Kasabanın kavşaklarında artık trafik ışıkları yanıp sönüyor. Gözlerime inanamadım.

Çocukluğumda çarşı harıl harıl çalışan bir organizma gibiydi. Terziler, bakkallar, keresteciler, kasaplar, ayakkabıcılar, tatlıcılar, zahireciler, demirciler, lokantalar, meyhaneler, hiçbiri kalmamış. Tek kahvehaneler duruyor, daha da çoğalmışlar ve çocukluğumda hiç olmayan çok sayıda birahane açılmış. Kasabaya BİM gelmiş! Alış-veriş arabalarını tıkır-mıkır sürerek dolduruyorlar. İstabul tavuğu, İstanbul yoğurdu, İstanbul yumurtası tüketiyor köylüler. Kargalar da gitmiş. Kerkenezler, saksağanlar, baykuşlar, yarasalar, ateşböcekleri de yok olmuş. “Eyvah” dedim “ben bu kasabada kalamam!”

İki üç yıl önce bir kaynakta Malkara’nın Tapu Tahrir Defterlerine rastlamıştım. Bunlardan 1400’lü yılların başında kasabada hangi mesleklerin icra edildiğini, nüfusu, kaçının Müslüman, kaçının Hıristiyan, kaçının Dönme olduğunu, mahalle, cami, medrese, hamam, tekke, kiliseleri öğrendim. 

Malkara, ilk defa 1357'de fethedilmiş. Türklerin Çanakkale Boğazını geçerek Avrupa'da kazandıkları ilk yerlerden biri olan Malkara'nın fethi çok kanlı gerçekleşmiş olmalı. Kasabanın  Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi için Karasi (Balıkesir), Karaman ve Ege'den Türkmenleri getirmişler. Hıristiyanlar (Rum, Bulgar ve Ermeniler) küçük bir azınlığa dönüşmüş. 1456 yılında Malkara'da 763 hane Müslüman varken, Hıristiyanlar sadece dokuz haneden ibaret. Yakılıp yıkılan, lazım olanın dışında insansızlaştırılan Malkara, kısa zamanda 32 mahalleden oluşan, 22 mescidi bulunan bir Osmanlı şehrine dönüşmüş. 

Sultan Murad, kasabayı Turahan Bey ile müridi olduğu tasavvuf ehline (Ahi Musa, Ahi Sugur, Yegan Reis) emanet etmiş. 1366 tarihli "evladiyelik" vakıf belgesine göre, Ahi Musa’ya içinde onlarca köy ve yüzlerce köle bulunan araziler ile bazı menkul ve gayrımenkul mal vergiden muaf olarak verilmiş. Turahan Bey’in sorumlu olduğu arazi ise, Malkara, Hayrabolu, Keşan ve İpsala'yı da içine alacak bir şekilde bugün Yunanistan sınırlarında kalan Dimetoka'ya kadar uzanıyormuş.

Özetlersek, 1500'lü yılların başında Malkara'da, beş medrese (yani üniversite), üç imaret, üç kervansaray, üç hamam, çok sayıda ahi ve derviş tekkesi bulunuyormuş. 1456 yılında kasabada 12 hane, 1519'da 94 hane “mühtedi” varmış yani zorla veya kendi rızasıyla Müslüman olan. "Kefere" ya da "Gebran" mahallesinde oturmaya mecbur olan ve özel vergiye tabi tutulan Hıristiyanlar ise, 1456'da dokuz, 1519'da 20 hane kadarmış. Hıristiyanlardan seçilip hayatı bağışlanmış zenginler, işinin ehli ustalar, fenden, bilimden, mekanikten, hekimlikten, eczacılıktan anlayanlar Türklere bildiklerini öğretmişler. Mesela Ermeniler’den ipekçilik, tütüncülük, dericilik, balcılık öğrenmişler.

O yaz annemin yanında bütün paramı taksilere yedirip Gelibolu’dan başlayarak “Batının eşiğinde” dervişler gibi dolaştım durdum. Saray, Vize, Hayrabolu, Uzunköprü, Havza, Enez, Meriç, Edirne, Kırklareli, İneada tek tek ve köylerine varıncaya kadar gezdim. Buralarda erken dönemden ayakta kalmış fetih camileri var. Bunların hazireleri bugüne kadar hiç araştırılmadı. Buralarda birçok ünlü komutan ve “kolonizatör derviş” yatıyor. Bunların kitabelerinde çok ilginç bilgiler saklı. Hepsinin fotoğrafını çektim. Sonra bunları uzmanı bir arkadaşa okuttum. Bu çaba sayesinde bazı keşiflerim de oldu. Ama burada bunlara girmeyeceğim.

Yaz sonu kasabada günler böyle akıp geçerken bir gün annem benimle ağız dalaşına girdi. Ceketi aldım, asfaltboyuna indim, Çanakkale istikametine giden ilk otobüse bindim. Sabaha karşı gözümü İzmir Narlıdere’de açtım. Hava henüz alaca karanlıktı. Sessizce evin bahçesine girdim, yan merdivenlerden terasa çıktım. Burada bir oda var, kapısı kilitli. Pencereye burnumu dayayıp içeri baktım. Eşyalar hiç değişmemiş, yattığım divanı tanıdım, duvardaki posterleri de. Dün terketmişiz gibi. Orada gün iyice aydınlanana kadar bekledim. Mandalina zamanıydı. Tan ağardıkça mandalinalar ışıl ışıl parlamaya başladı. Aşağıda ihtiyarların aksırık tıksırıklarını işittim, kapıyı çaldım. İkisi de hemen tanıdı ve boynuma sarıldı. O an sanki annemden özür dilemiş gibi oldum, rahatladım. Onlarla oturup kahvaltı sofrasında muhabbet ettim. Mutfak masasının muşambasını tanıdım. Albümlerden Figo’nun çocukluğunu gösterdi. İsmet Hanım, “Acid Annemiz” bizim, seyahatlerde zulamızı taşırdı. Meğer Milli Piyango bileti koleksiyonu yapıyormuş, 40’lı yıllardan beri, bunları gösterdi. Gırtlak kanserinden birkaç kere ameliyat olmuş. O kanserli sesiyle Cyrano de Bergerac'tan tiradlar okudu yine. Kuş kadar kalmış. Kahvaltıdan sonra resimlerini çektim ve oradan Antalya’ya geçtim.

Side istikametinde falezlerin üstünde yeni oluşmuş Muratpaşa diye bir semtte, kirası 500 liradan bir eve yerleştim. Evimin aslı bir dairenin ön balkonundan çalmaydı. Alimiyum doğrama ile kapatmışlar, içine alaturka bir tuvalet ve duş koymuşlar, yandan da bir giriş a��mışlar. O gece yorgunluktan hemen sızmışım, sabah uyandım. Pencereleri örtüğüm gazeteleri kaldırınca tam karşımda bir mezarlık olduğunu gördüm. Yani evden mezarlığa açılıyordu kapım.

Kıştı ve bu benim ilk Akdeniz kışımdı. Yılbaşına o balkondan bozma evde girmiştim. O zaman cep telefonum vardı, bir gün kasabadan Sadi abi aradı, fırçalayan bir tonda bana annemin feci halde olduğunu, evi böceklerin bastığını, emekleyerek fırından ekmek almaya gittiğini falan söyledi.

Kasabaya dönerken ani bir kararla ve melakolik bir ruh haliyle Afyon’da otobüsten indim. Meydandan İstasyona inen caddenin hemen başında güya lüks bir otele yerleştim. Sonra sokağa çıkıp dolaşmaya başladım. Postanenin saati gece yarısını gösteriyordu. Bir külah kabak çekirdeği aldım ve bir de o zaman yeni çıkmış olan ufağın ufağı bir şişe rakı. O gece otelde başucumda duvara bir şiir yazdım, bugüne kadar yazdıklarımın en güzeliydi bu şiir. Fakat şimdi tek satırını bile hatırlamıyorum, kopyalamadığıma çok pişmanım. Her halde bu geçen zaman zarfında (otel yeniden badana edilinceye kadar) kimbilir benim kadar yalnız kaç yolcuyu ağlatmıştır o satırlar.

Annemle barıştık. Postu tekrar Malkara’ya serdim. Bir hafta geçmeden Kafka’nın hamam böceğine dönüşmüştüm. Sanki çek-yat sırtıma yapışmıştı. Geceleri yeterince ve doyurucu bir uyku çekemediğim için artık gündüzleri zamanlı zamansız kısa ve kabus dolu uykulara dalıp çıkıyordum. Yattığım yerden doğrulmak için debeleniyordum, kalkabilmek için tutunacak yer bulamıyordum. Karanlıktı, neredeyim,  aylardan ne, saat kaç? Sesimi duyan kimse yoktu. Kollarım bacaklarım havada biçare devinip duruyordu. Sanki ters çevrilmiş kaplumbağa gibiydim. Bu benim geleceğimdi. Yaşayan ölüydüm, yaşarken öldüğümü gördüm. Uzanmış kaskatı yatıyordum. Kimbilir ne zaman  kapıları kırıp kadavramı bulacaklardı. Çirkin ölümü.

Çok geçmeden sağ koluma omuzumdan dirseğime kadar sanki kırılmışçasına bir ağrı geldi oturdu. Kolum başıma gitmiyordu. Bu kolumun yaptığı her şeyi artık öbür kolumla yapmaya başladım. Hani ters yatarsın da boynun tutulur, başını ancak gergedan gibi gövdenle beraber çevirebilirsin ya işte öyle ağrılı bir çeşit felçti geçirdiğim. Tam bir sene hiç faydası olmayan kremlerle ovunup durdum. Hareketsizlikten kolumdaki kaslar önce gevşedi su gibi oldu ardından kolum incelmeye başladı. Geceleri annem “ah belim” diye inliyordu, öte yanda ben “ah kolum” diye. Birbirimize ilaç sürünüyorduk. 

Bu vartayı atlatmam aşağı yukarı bir buçuk yılımı aldı. O zaman artık alıcı gözle aynaya bakınca ilk defa “yaşımı göstermeye” başladığımı farkettim. Bunda öncesinde orada burada bana “yaşını hiç göstermiyorsun” diyorlardı. Gizli gizli çok hoşuma gidiyordu bu sözler. Ama çoktandır bu iltifatı işitmez olmuştum. Geçenlerde metrobüste bir kız bana yerini verdi. Otururken ayakta kalmış yaşlıları aranırdım, herkesten önce yerimi vermek için. Bunu hatırladım kızın poposuyla ısıttığı koltuğa hakkımmış gibi rahatsız olmadan yerleşirken.

“Ölmeden önce ölün”! O sıralar kasabada, 1200’lü yıllarda hüküm süren Kalenderi dervişlerini anlatan bir kitap okuyordum. İnananlar âleminin sorgulanamaz-yargılanamaz krema tabakası olduklarını iddia  eden bunlar Kuran’a inanmıyor, Şeriatı inkâr ediyorlardı. Ölmeden önce ölerek Tanrıyla yakınlık kurduklarına inanıyorlardı. Ot yiyor ot içiyorlar, burunlarını, kulaklarını deliyorlar, hiç konuşmuyorlardı. Bir duvara bakarak kımıltısız aylarca oturabiliyorlardı. Kimileri ise eğer bir yerde duracak olursa, “orasını” Tanrıya tercih etmiş olacağından hiç durmadan geziyorlardı. Bir yemekten tat almak, giyinmek, bilgilenmek, ticaret yapmak, mülk edinmek, ev, eş, çocuk sahibi olmak vesaire dünyevi her şey aralarında zaafiyet sayılıyordu. Adını unutacak kadar kendinden geçmeye çalışıyorlardı.

Ama dervişler arasında aşk serbestti. Her biri doğrudan doğruya Tanrının bir parçası olduğuna göre aralarında sevişmek Tanrıyı memnun etmek demekti. Bunların aksi her şeyin Allahın gücüne gittiğine inanıyorlardı. Şeriat sakal emrettiği için bunlar sakal bırakmadıkları gibi saçlarını, kaşlarını, kirpiklerini de kazıtıyorlardı. Kimileri ise cinsel organına demirden  ağırlıklar asıyor, ziller, nefirler çalarak öyle dolaşıyorlardı. 

Bunlar 1500’lü yılların sonuna kadar Anadolu’dan Balkanlara kadar çırpınıp durmuşlar. Bilhassa “fetih çağında” orduların öncü birlikleri gibi “uçlarda” dolaşıp, tekkelerini suyu, yolu, olmayan en sarp yerlerde kurmuşlar. Fethedilen yerlerin kutsanması da bunların işi. Fellini filmlerindeki dizi dizi kardinaller gibi bir şehre girdikleri zaman (ki sayıları en az 50, bazen bine 2000’e kadar çoğalabiliyor) artık o şehir fütühatla şerbetlenmiş oluyordu.

Kendi iradeleriyle ruh ve bedenlerini türlü cefalara sokup çıkaran dervişlerin kasabaya geldiklerini canlandırıyordum hayalimde. Sanki kendileri koymuş gibi gelip beni çek-yattımda debelenirken buluyorlardı. Tırnakları dönüp avucuna saplanmış elleriyle düştüğüm kuyudan beni çıkarıp aralarına katıyorlardı. Artık onlarla düşüp kalkıyordum. O zaman “Doğunun en Batısındaki Türkler” bizdik.  Yola koyulmadan önce izin verdiler, “söyleyin ummasın artık kimse, yok bende hayır / üzülmeyin helâkime” diye başlayan bir  şiir yazmaya başladım. Yaz / boz derken baktım dervişler çoktan Meriç’i geçmişler.

NOT: Bu yazının uzun versiyonu ilk olarak Şerhh Dergisi’de yayınlandı.

 

Tüm hakları saklıdır, Sitemizin tasarımı ve içeriği T.C. yasalarınca tescil ile korunmaktadır

Copyrights 2013 @ Malkaram Şehir Portalı